İnsan Masalları

Prenses ve Ejderha Masalı

Prenses ve ejderha

Kral ve kraliçe uzun yıllar sonra bir kız çocuğuna sahip olmuşlar. Kral, oğlu olmadığı için bütün becerileri kızına öğretmiş. Ata binmek, kılıç kullanmak, savaş taktikleri prensesin bildiklerinden sadece birkaçıymış.

Günler gelmiş geçmiş. Prenses çok güzel bir genç kız olurken krallık güçsüzleşmiş ve saldırılara açık hale gelmiş. Günlerden bir gün habercilerden biri de karşı krallığın onlara saldıracağını söyleyince kral:

-Ne yapacağız? Ben de hastayım, kim bizi savunacak, demiş.

Prenses:

-Babacığım bildiğin her şeyi bana öğrettin. İzin ver de kardeş krallıktan yardım istemeye gidip ordularını bizi korumak için yollamalarını söyleyeyim.

Kral, kabul etmiş. Prenses ordularının cesur komutanına anne ve babasını emanet edip yola koyulmuş.

Kılıcı ve kalkanıyla atının üzerinde giderken komşu köyden geçen prensese köylüler ejderhaya dikkat etmesini söylemiş. Ejderhanın mağarasına yaklaşan prenses ona bir buket çiçek vererek olanları anlatmış ve gece onun mağarasına sığınmak için izin istemiş. Ona iyi davranan ilk insan olduğu için prensesi çok seven ejderha ona izin vermiş.

Kardeş krallık varıp yardım isteyen prenses, çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış çünkü bu krallık da artık düşmanmış. Hatta onu zindana atıp, güçsüz olan krallığına savaşmaya gitmeye hazırlanıyormuş.

Tüm bunlar olurken ejderha, prensesi takip ettiği için ona yardım etmeye karar vermiş. Onu zindandan kurtarıp kötü kalpli kralı zindana atmış.

Ejderhanın yardımıyla krallığına dönen güzel prenses tüm askerlerin kaçtığı sadece cesur komutanın orada kaldığını görmüş. Ejderhayla birlikte düşmana karşı ülkelerini korumuşlar ve kazanmışlar.

Bu sırada komutan ve prenses birbirlerine aşık olup evlenmişler. Ejderhaya da çok güzel ve çiçeklerle dolu bir bahçe yapmışlar.

Altın Yumurtlayan Tavuk Masalı

Altın yumurtlayan tavuk

Zamanın birinde, yemyeşil köylerden birinde çiftçi ve eşi yaşarmış. Günlerden bir gün tavuklardan biri altın yumurtlamaya başlamış. Çift çok sevinmiş.

iftçi yumurtayı alıp şehre inmiş ve kuyumcuda bozdurmuş. Bir, iki, üç derken çiftçi ve karısı çok zengin olmuşlar. Paraları artıkça çiftçi işten güçten elini ayağını çekmiş. Bütün gün oturup gökyüzünü seyrediyor, karısına bağırıyormuş.

Eskisi gibi tavuğuyla da ilgilenmiyor, onu beslemiyor ve sevgi göstermiyormuş. Eski iyi huylu ve nazik çiftçi gitmiş yerine açgözlü, huysuz bir adam gelmiş.

Günler böyle geçip giderken çiftçinin aklına hain bir plan gelmiş. Demiş ki: “Eğer ben bu tavuğu kesip içindeki tüm altınları bir kerede alırsam uğraşmama gerek kalmaz. Hem o da ne öyle, her gün bir yumurta!”

Kümese girmiş ve korkuyla ona bakan tavuğu tek hamlede yakalamış. Onu hızlıca kesmiş ve içine bakınca hiçbir şey olmadığını görmüş. Açgözlü olmanın sonucunu gören çiftçi yaptığından çok pişman olsa da iş işten çoktan geçmiş.

Karlar Kraliçesi Elsa

karlar kraliçesi Elsa

Zamanın birinde kışları çok soğuk geçen ülkelerden birinde iki arkadaş yaşarmış. Birinin adı Kay, diğeri ise Gerda’ymış. Birbirleriyle çok anlaşan bu ikili kardeş gibilermiş.

Gerda’nın bir de büyükannesi varmış ve sürekli onlara masal anlatırmış. Sırayla çok güzel masallar anlatır, onlar da büyükanneyi büyük bir dikkatle dinlermiş. Yine günlerden bir gün büyükanne onları çağırmış ve:

– Size yine çok güzel bir masal anlatacağım, dinleyin, demiş.

Çocuklar başlamış dinlemeye…

– Masalımın adı Karlar Kraliçesi, diye başlamış ve anlatıp bitirmiş.

Masalın ardından çocuklar uyuyakalmış. Ertesi gün uyandıklarında tüm kent bembeyaz karlarla kaplanmış. Kızaklarını alıp sokağa çıkmışlar. Bir güzel kaymışlar. Sonra yanlarından çok güzel bir kızak geçtiğini görüp peşine takılmışlar. Kızağı 12 tane beyaz geyik çekiyormuş üstelik. Çocuklar kızağın peşine takılmış ama bir süre sonra yorulup kızağı bırakmışlar. Bir tek Kay kızağı tutmaya devam etmiş.

Kızak durmuş ve içinden beyaz pelerini ile biri inmiş. Kay bu inenin büyükannenin masalındaki Karlar Kraliçe’si olduğunu anlamış.

Karlar Kraliçesi Kay’a:

– Zavallıcık üşümüşsün gel yanıma otur, demiş.

Kay, Karlar Kraliçesi’nin yanına oturmuş ve onun verdiği pelerine sarılmış. Üşümesi geçmiş ve uyuyakalmış. Karlar kraliçesi onu şatosuna götürmüş. Aslında bu kraliçe yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay’ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapmış.

Arkadaşından haber alamayan Gerda, arkadaşını aramaya başlamış ve ormana doğru yürümüş. Ormanda bir kulübe ve içinde yaşlı bir kadına rastlamış. Bu kadın iyi kalpli bir büyücüymüş. Arkadaşını arayan ve üşümüş olan küçük kıza:

– Ne için geldiğini biliyorum en iyi arkadaşın Kay’ı arıyorsun. Gel bahçedeki kargaya soralım, demiş.

Dalda duran kargaya bakmışlar. Karga da onlara:

– Arkadaşın Kay’ın yerini bir kişi biliyor. O da ormanda yaşayan küçük kız,

Bunu duyan Gerda hemen yola koyulmuş ve küçük bir kulübe içinde de minik bir kız çocuğu bulmuş. Küçük kız:

– Gel ve yemek ye. Yarın sana O’nun yerini söyleyeceğim, demiş.

Birlikte yemek yemişler ve uyumuşlar. Sabah olunca küçük kız Gerda’yı bahçeye çıkarmış ve oradaki güvercinleri ve geyikleri göstermiş. Güvercinler ötüyormuş. Küçük kız:

– Güvercinler, Kay’ın yerini söyledi. O’nu Karlar Kraliçesi kaçırmış. Oraya nasıl gideceğini ise geyikler biliyormuş. Geyikler seni oraya götürecek.

Gerda, küçük kıza teşekkür edip yola koyulmuş. Uzun bir süre uçtuktan sonra dünyanın en kuzeyine varmışlar. Bembeyaz ve kar yapan bir yermiş burası. Geyikler Karlar Kraliçesi’nin kapısında durmuşlar.

Gerda içeri girmiş ve Kay’ı çağırmaya başlamış. Ne kadar bağırsa da cevap alamamış. Sonra buzdan bir kapı görüp içinden geçmiş ve karşısında buzdan bir küpün içinde donmuş Kay’ı görmüş. Onun öldüğünü anlayıp başlamış ağlamaya.

O kadar çok ağlamış ve gözyaşı dökmüş ki, bu yaşlar donmuş Kay’ın buzlarını eritmiş. Kendine gelen Kay:

– Gerda, canım arkadaşım, seni gördüğüme çok sevindim. Beni kurtardığın için teşekkür ederim, demiş.

İki arkadaş hemen şatodan kaçıp, geyiklerle evlerine dönmüşler. Bir daha da evlerinden uzaklaşmamak için birbirlerine söz vermişler.

Fareli Köyün Kavalcısı

Fareli Köyün Kavalcısı

Çok çok eski zamanlarda çok şirin bir köy varmış. Köyün en büyük özelliği halkının mutluluk ve huzur içinde yaşamasıymış. Bu huzurlu ve mutlu günler gün gelmiş bitmiş. Niye mi? Çünkü bütün evleri fareler basmış ve evlerdeki tüm yiyecekleri yemeğe ve halkı kokutmaya başlamışlar.

Zamanla köyün adı Fareli Köy olmuş. Köydeki çocuklar sokakta oynayamaz, yemek yiyemez hale gelmişler. Köy halkı başkandan buna bir çare bulmasını istemiş. Başkan düşünüp dururken köye bir kavalcı gelmiş ve başkanın huzuruna çıkmak istemiş. Başkan kabul etmiş.

Başkana elindeki kavalla fareleri köyden uzaklaştırabileceğini ve karşılığında bir kese altın istediğini söylemiş. Çaresizlikten ne yapacağını şaşıran başkan bu teklifi hemen kabul etmiş.

Kavalcı kavalını çalmaya ve çok güzel ezgiler çıkarmaya başlamış. O anda ne olduysa evlerde saklanan bütün haylaz fareler, saklandıkları delikten tek tek çıkarak kavalcının peşine takılmaya başlamış. Kavalcı hem çalıyor hem de dereye doğru yürüyormuş. Onu takip eden fareler büyülenmiş gibi köprüye doğru yürümeye devam etmiş. Derenin üzerinden geçerken tek tek her biri düşmüş ve derenin sularında boğulup yok olmuşlar. Köyün tamamı farelerden temizlenmiş.

Görevini güzelce yerine getiren kavalcı bir kese altınını almak için köye, başkanın yanına dönmüş. Alacağı bir kese altınla kendi köyüne dönüp, çocuklarına istedikleri alacak, güzel bir hayat kuracakmış. Ancak açıkgözlü başkan nasıl olsa farelerden kurtulduk, altınları vermezsem de olur diye düşünerek kavalcının parasını vermemiş. Kandırıldığını anlayan kavalcı çok kızmış ve “ben size gösteririm” demiş içinden.

Almış kavalını eline ve başlamış bir şeyler çalmaya. Bu sefer çaldığı ezgi başkaymış. Melodiler köyde yayılmaya başlayınca köyün bütün çocukları kavalcının etrafında toplanmaya başlamış. O yürüdükçe onlar da kavalcıyı takip etmeye başlamış. Birden köy sessiz sedasız, mutsuz bir yer haline gelmiş. Köylüler bir araya gelip başkana gitmişler ve ona kızmışlar. Ona hemen çalgıcının parasını verip çocuklarını geri getirtmesini söylemişler.

O sırada ormana kadar çalgıcıyı takip eden çocuklardan biri, kavalcı uyuyunca elindeki

kavalı alıp çalmaya başlamış. Onu takip eden arkadaşlarıyla birlikte köye geri dönmüşler. Köylüler buna çok sevinmiş. Başkandan da kavalcının altınlarını alıp kavalcının hakkını vermişler.

Masalımızın sonunda herkes mutlu olmuş.

Kurbağa Prens

Kurbağa Prens

Zamanın birinde çiçeklerle kaplı, çocuk sesleriyle şenlenen çok güzel bir ülke varmış. Bu ülkenin bir de kralı varmış. Bu kral, çok iyi kalpli ve kimsenin hakkını yemeyen biriymiş. Kralın yedi tane de kızı varmış. Prenseslerin her biri birbirinden güzelmiş ama en güzelleri ve en akıllıları en küçük olanıymış.

Küçük prenses bir gün gölün kenarında çiçek toplayıp, oyun oynuyormuş ve elindeki oyuncak top göle düşmüş. Bir türlü alamıyormuş. O sırada gölün içerisinden bir kurbağa çıkmış:

-Eğer benimle arkadaş olursan, yiyeceklerini benimle paylaşırsan o topu sana geri getiririm, demiş.

-Tamam, diye cevap verim küçük prenses.

Topunu alıp koşarak eve dönmüş ve kurbağaya verdiği sözü unutmuş. Akşam bütün aile yemeğe oturunca sarayın kapısında bir kurbağa sesi duyulmuş. Prenses verdiği sözü hatırlamış ama kurbağaya dokunmak ve onunla vakit geçirmek istemiyormuş. Duymamazlıktan gelip çorbasını içmeye devam etmiş.

Ancak kral bu kurbağayı duymuş ve onu içeri davet etmiş. Kurbağanın konuştuğunu görünce şaşırıp:

-Ne istiyorsun küçük kurbağa, demiş.

-Kızının bana bir söz verdi ama tutmadı, demiş.

Haksızlığa dayanamayan kral kızına kızmış ve verdiği sözü yerine getirmesini istemiş. O günden sonra kurbağa ve prenses ayrılmaz bir ikili olmuşlar. Zamanla prenses kurbağayı çok sevmeye başlamış.

Bir gün yine gölde oynarlarken kurbağa ayağını incitince onu eline almış ve öpmüş. Küçük, yeşil kurbağa birden çok yakışıklı bir prensese dönüşmüş. 

Prens ve prenses çok geçmeden birbirlerine olan aşklarını ilan etmişler ve evlenmişler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir